24 Haziran 2012 Pazar

THY OLAYI


O makamlara nereden ve nasıl paraşütle indirildiklerini hepimiz biliyoruz onların.
Çoğunun kerameti, bir takım güç odaklarına biat etmekten menkul. Ve bu "üst düzey
yöneticiler" şimdi bize dönüp "bu işten attığımız nankörler, sizin uçuşlarınızın iptal
edilmesine neden olan eylemler yapıyorlardı, zulmediyorlardı, işten attık" diyorlar.
 
Oysa o işten attıkları adamlar uçuşlarımıza engel olmuyorlardı. Eyleme karar verdikleri
o güne kadar bilakis emekleriyle uçuşlarımızı mümkün kılıyorlardı. Ve yaptıkları eylem
teknik olarak doğrudur ya da yanlıştır, bilemem, ama emeklerinin karşılıklarını alabilmek
için, emeklerinin karşılığı olduğunu düşündükleri ücreti talep edebilmek için ellerinde
olan tek olanak böyle bir eylem idi. 
 
Onları işten atanlarsa, o işten attıkları adamlar olmasa değil bir uçağı uçurmak, oyuncak
uçurtma bile yapamaz. Tek bildikleri üst düzeylerde birilerine yamanarak bir takım
makamlara yapışmak, insan emeği üzerinden maksimum kar etmek, ve bu karın
azalmaması için demagoji, hedef saptırma ve din sömürüsü ile kitleler üzerinde ideolojik
tahakküm kurarak onları yarı köle gibi çalıştırmaya devam etmek. Doğrusu bu şekilde 
dünyada üretimi, Türkiye'de ise borç para ve ucuz Çin malları ile pompalanan tüketimi 
artırmayı şimdilik başardıklarından, kendi açılarından çok başarılı sayılabilirler.
 
Ancak büyük bir çelişkileri var. Uzmanlık alanları başkalarının emeği üzerinden para
kazanmak olan bu adamlar, emeğe zerre kadar saygı duymuyor. Başkalarının emeği
üzerinde  kurdukları tahakküm olmasa aç kalacakları kesin olan bu adamlar, hem
başkalarının emeğini yöneterek karınlarını doyuruyor, hem de kendi karınlarını daha
çok doyurmak için emeği mümkün olduğunca değersizleştirmeye çalışıyor. Ve bu büyük
çelişki ne zihinlerini, ne vicdanlarını zerre kadar rahatsız etmiyor. Ama bu durumun
bazı insanların vicdanlarını rahatsız etmesi onları çok rahatsız ediyor tabii.
 
Ve emek üzerinden para kazanırken, "hak, hukuk" diyen emekçileri "doymak bilmez
tembeller" olarak kamuoyunun önüne atıp linç ettiriyorlar. Sanki bu ünvan en çok
kendilerine yakışmıyormuş gibi. Hep aynı oyun, ve çoğumuz hep bu oyuna geliyor. 
 
Çünkü bize üretici değil, tüketici olduğumuz öğretildi. Çünkü bize üreten bireyler olarak
dayanışmamız değil, tüketenler olarak en çoğunu tüketmek için rekabet etmemiz öğretildi.
Ulus, sosyal sınıf, işçi, meslekdaş, üretici ve hatta insan olarak bilincimiz köreltilirken, 
sadece tüketici olduğumuz ve sadece tüketici olarak haklarımızı arayabileceğimiz öğretildi. 
 
Bize medyada, reklamlarda, hatta artık okullarda bile hep bu öğretiliyor: "Ne kadar
tüketirsen, o kadar mutlusun, ne kadar tüketirsen, o kadar önemlisin. Tüketici olarak
hakların vardır, ama üretici ve hatta insan olarak yoktur".
Kimi zaman direkt, kimi zaman ise dolaylı mesajlarla. 
 
Bir de tabii "dindar olmamız" öğütleniyor. Ki tüketim çılgınlığına kapılmamış olanlarımız,
ya da sadece parasızlıktan tüketemeyenler, yanlış düşüncelere kapılmasın. Kendini
insandan ziyade kul gibi hissetsin. Hak, hukuk, adalet fikirleriyle sistemi sorgulamasın.
Felsefeye, politikaya bulaşmasın. Tüketim çılgınlığına karşı olmayan, ilk çıkış amaçlarını
ve manevi anlamlarını yüzyıllar içinde çoktan yitirmiş kural ve tabulardan  ibaret, içi
boşaltılmış, sistem için zararsız hale getirilmiş"tüketici" bir dindarlık.   
 
Bu sistem insana insan olarak, üretici olarak hiç saygı duymuyor.  Bu sistemin tek kutsal
bildiği, yükselen satış grafikleri ve artan karlar. Liberalizmin doğası bu.
 
Oysa insan hem üretici, hem tüketici, ama her şeyden önce insandır. Ve doğal olarak 
liberalizmi devletin yerine koyarsanız, vatandaş da sadece tüketici olarak hakları olan bir
yarı köle durumuna düşer.    
 
Kobe Bryant'a üç dakikalık reklam için, Messi'ye beş dakikalık şov için trilyonları verirken,
sistemin kilit noktasındaki emekçileri üç kuruşa çalıştırmak, ve daha da kötüsü ilk
itirazlarında kapının önüne koymak, daha 15-20 yıl öncesinde utanılacak şeylerdi, ama
artık değil. Hatta yaptıklarıyla gurur duyuyorlar.
 
Eğer tüketici, kul veya seyirci olmak dışında bir takım başka vasıflarımız, haklarımız
olduğuna inanıyorsak, bu adamlara söyleyeceğimiz bir çift sözümüz olmalı. Ben THY'yi
mümkün olduğunca boykot etmenin iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum.

SAVAŞA DAİR


“Bir savaşın ilk kurbanı, Gerçek’tir.”
Rudyard Kipling
 
“Savaş vakti geldiğinde, adalet sessiz kalır.”
Latin atasözü 

"Savaş zamanı, hakikat o kadar kıymetlidir ki, yalanlardan bir duvarla korunur"
Winston Churchill

"Milletin hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir"
Mustafa Kemal Atatürk

“Başka hiçbir zaman, seçimlerden önce, savaş sırasında ve av sonrasında söylenen 
kadar çok yalan söylenmesi imkânsızdır.”
Georges Clemenceau

"Bütün savaşları dövüşemeyecek kadar korkak olan, bu yüzden de dünyanın
gençlerini kendileri adına dövüşmek için cepheye süren hırsızlar  çıkarır"
Emma Goldman

"Tüm savaşlar iç savaştır, çünkü tüm insanlar kardeştir."
François Fenelon
 
"Hem tanrıya, hem de zenginlere hizmet edemezsiniz."       İncil
"Hem tanrıya, hem de ABD'ye hizmet edemezsiniz.             (Güncel versiyonu)

“Cennette bir efendimiz olduğu sürece yeryüzünde köle olacağız”               Mikhail Bakunin 
"Okyanus ötesinde bir efendimiz olduğu sürece Ortadoğu'da köle olacağız"   (Güncel  versiyonu)